Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi, özel hukukun hemen her alanına yön veren iki temel kural içerir: Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymalıdır; bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Böylece kanunda veya sözleşmede yazılı bir hakkın bulunması, o hakkın her şekilde kullanılabileceği anlamına gelmez.

Sözleşme belgesi, imza kalemi ve anlaşma simgesi

TMK m. 2, hâkime sınırsız bir hakkaniyet yetkisi vermez. Kural, somut olaydaki güven ilişkisini ve tarafların davranışlarını değerlendirerek açık bir kötüye kullanımı önlemek için istisnai ve ölçülü biçimde uygulanır.

Dürüstlük kuralı ne anlama gelir?

Dürüstlük kuralı, aynı koşullardaki makul, namuslu ve güvenilir bir kişinin nasıl davranması beklenecekse tarafların da hak ve borç ilişkilerinde o standarda uymasını ister. Ölçüt yalnız kişinin iç niyeti değildir; davranışın dış dünyadaki anlamı ve karşı tarafta oluşturduğu haklı güven önemlidir.

Bu kural:

  • Sözleşmenin kurulması ve yorumlanmasında,
  • Borcun ifa yeri, zamanı ve biçiminde,
  • Yan yükümlülüklerin belirlenmesinde,
  • Sözleşme görüşmelerindeki bilgi verme ve koruma borçlarında,
  • Fesih, dönme, takas ve zamanaşımı gibi hakların kullanılmasında,
  • Dava ve takip haklarının işletilmesinde

uygulama alanı bulabilir.

Kanun veya sözleşmede boşluk bulunması şart değildir. Açık bir sözleşme hükmü dahi somut kullanım biçimi yönünden dürüstlük kuralına tabi olabilir. Ancak TMK m. 2, emredici bir kanun hükmünü keyfî biçimde devre dışı bırakmak için kullanılamaz.

Dürüstlük kuralı ile iyi niyet aynı şey midir?

Hayır. Günlük dilde birbirinin yerine kullanılsa da TMK’daki görevleri farklıdır:

  • TMK m. 2’deki dürüstlük kuralı, kişinin nasıl davranması gerektiğini belirleyen objektif bir davranış ölçüsüdür.
  • TMK m. 3’teki iyi niyet, bir hakkın kazanılmasına engel olan hukuki eksikliği kişinin bilmemesi ve gerekli özeni gösterse dahi bilebilecek durumda olmamasıyla ilgilidir.

Örneğin yetkisiz kişiden bir mal alan kişinin mülkiyeti kazanıp kazanamayacağı tartışmasında iyi niyet; sözleşmedeki fesih hakkının karşı tarafı hazırlıksız yakalayacak çelişkili biçimde kullanılması tartışmasında dürüstlük kuralı gündeme gelir.

Hakkın kötüye kullanılması ne zaman söz konusu olur?

Bir hakkın kötüye kullanılmasından söz edebilmek için önce görünüşte veya gerçekten var olan bir hak ve bu hakkın belirli bir kullanım biçimi bulunmalıdır. Kullanım, hakkın amacıyla ve taraflar arasındaki güven ilişkisiyle açıkça bağdaşmıyorsa hukuk düzeni bu kullanımı korumaz.

Kanun “açıkça” kötüye kullanımı arar. Dolayısıyla taraf için ağır veya rahatsız edici olan her hak kullanımı kötüye kullanım değildir. Borçlunun ödeme yapmasını istemek, zamanaşımı def’ini ileri sürmek ya da geçerli bir fesih hakkını kullanmak kural olarak meşrudur. Sorun, somut kullanımın dürüstlük sınırını belirgin biçimde aşmasıdır.

Uygulamada görülen başlıca kötüye kullanım biçimleri

Hakkın kötüye kullanılması sabit bir listeye bağlı değildir. Uygulamada şu davranış örüntüleri öne çıkar:

Önceki davranışla açık çelişki

Kişi davranışıyla karşı tarafta korunmaya değer bir güven oluşturmuş, karşı taraf da buna dayanarak durumunu değiştirmişse, sonradan tam tersini ileri sürmesi engellenebilir. Ancak yalnız fikir değiştirmek yetmez; önceki davranışın güven yaratması ve yeni tutumun bu güveni açıkça boşa çıkarması gerekir.

Hakkın uzun süre kullanılmaması

Kanuni süre henüz dolmamış olsa bile hak sahibinin uzun süre sessiz kalması, karşı tarafta hakkın artık kullanılmayacağı yönünde haklı güven yaratmış olabilir. Sadece zamanın geçmesi yeterli değildir; sessizliğe eşlik eden davranışlar ve karşı tarafın buna dayanması aranır.

Şekil eksikliğinden çıkar sağlama

Bir sözleşmenin şekle aykırılığını ileri sürmek kural olarak mümkündür. Fakat taraf sözleşmeyi bilerek ifa ettirmiş, yararlarını kabul etmiş ve sonra yalnız kendi çıkarı için şekil eksikliğine dayanmışsa TMK m. 2 tartışması doğabilir. Yine de bu yaklaşım, her şekle aykırı işlemi geçerli kılan genel bir istisna değildir.

Hakkın amacına yabancı kullanılması

Bir yetkinin korunmak istenen menfaat yerine sırf karşı tarafa zarar verme, onu baskı altına alma veya kanuni düzenlemeyi dolanma amacıyla kullanılması kötüye kullanım sayılabilir. Kullanılan araç ile korunmak istenen menfaat arasındaki açık orantısızlık önemli bir göstergedir.

Kendi davranışından yararlanma

Bir koşulun gerçekleşmesini dürüstlük kuralına aykırı biçimde engelleyen kişi, sonra koşul gerçekleşmedi diye lehine sonuç isteyemez. Benzer biçimde kişi, kendi hukuka aykırı veya çelişkili davranışını karşı tarafa karşı avantaj olarak kullanamaz.

Hakkın kötüye kullanılmasının sonucu nedir?

TMK m. 2, kötüye kullanılan hakkı bütünüyle yok etmez; hukuk düzeni somut kullanım biçimini korumaz. Sonuç, olayın niteliğine göre talebin reddi, savunmanın dinlenmemesi, hakkın dürüstlük kuralına uygun sınır içinde kabulü veya doğan zararın giderilmesi olabilir.

Hâkim, uygulanacak hukuku kendiliğinden belirlediği için TMK m. 2’yi koşulları varsa resen dikkate alabilir. Bununla birlikte taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu davalarda hâkim, dosyada bulunmayan vakıaları kendiliğinden oluşturamaz. Kötüye kullanımı gösteren olayların taraflarca zamanında ileri sürülmesi ve ispatlanması gerekir.

Her adaletsiz görünen sonuç TMK m. 2 ile düzeltilebilir mi?

Hayır. Dürüstlük kuralı:

  • Kanunda bulunmayan yeni bir talep hakkı yaratmak,
  • Geçirilmiş hak düşürücü süreyi genel olarak canlandırmak,
  • Emredici kanun hükmünü bertaraf etmek,
  • İspat yükünü sebepsiz yere tersine çevirmek,
  • Sözleşmedeki açık risk dağılımını yalnız sonuç ağır diye değiştirmek

için kullanılamaz.

Sözleşme dengesinin sonradan olağanüstü ölçüde bozulması TBK m. 138’deki aşırı ifa güçlüğü; genel işlem koşullarındaki tek taraflı hükümler TBK m. 20-25; irade sakatlıkları ise kendi özel hükümleri üzerinden incelenir. TMK m. 2 bu kurumların şartlarını dolanan bir “son çare maddesi” değildir.

Dava dilekçesinde TMK m. 2 iddiası nasıl kurulmalıdır?

Yalnız “davalının davranışı dürüstlük kuralına aykırıdır” demek yerine olaylar kronolojik biçimde gösterilmelidir. Hangi davranışın hangi güveni doğurduğu, karşı tarafın bu güvene dayanarak ne yaptığı, sonraki davranışın neden çelişkili olduğu ve doğan somut sonuç açıklanmalıdır.

Yazışmalar, sözleşme değişiklikleri, ödeme ve teslim kayıtları, ihtarlar ve tarafların uzun süreli uygulaması delil olarak önem taşıyabilir. Sözleşmede bir yetkinin bulunduğu kabul ediliyorsa, tartışmanın yetkinin varlığına değil kullanım biçimine ilişkin olduğu açıkça ortaya konulmalıdır.

Önalım uyuşmazlıklarından bir örnek

Paylı taşınmaz satışlarında tarafların tapu harcını azaltmak amacıyla bedeli gerçeğin altında göstermesi, sonradan gerçek bedelin ileri sürülmesi sorununu doğurabilir. Anayasa Mahkemesi, Yargıtayın satış sözleşmesinin tarafı olan kişinin kendi muvazaasına dayanarak önalım hakkı sahibine karşı kendi lehine sonuç elde etmesini TMK m. 2 kapsamında değerlendiren yaklaşımını temelsiz ve öngörülemez bulmamıştır.

Bu örnek, TMK m. 2’nin hukuka aykırı bedel beyanını onayladığı anlamına gelmez. Tam tersine, kişinin kendi oluşturduğu hukuka aykırı durumdan yararlanmasının sınırlandırılmasını gösterir; vergi ve harç sonuçları ayrıca devam eder.

Dürüstlük kuralının doğru uygulanması için hakkın varlığı ile kullanım biçimi, kişinin gerçek niyeti ile dışarıda yarattığı güven ve özel kanun hükümleri birlikte değerlendirilmelidir.

İçerik kapsamı: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır; somut olayın özellikleri ayrıca değerlendirilmelidir.

Kaynaklar ve hukuki dayanaklar
  1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (özellikle m. 2 ve 3) — Kaynağı aç
  2. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu — Kaynağı aç
  3. Anayasa Mahkemesi: önalım, kendi muvazaasına dayanma ve TMK m. 2 değerlendirmesi — Kaynağı aç